Balkanlar dendiğinde herkesin aklına yollara düşen kafileler, istasyonları dolduran mahşeri kalabalıklar, tren pencerelerinden geriye doğru bakan ıslak gözler ve yalın ayak çocuğunu kucağına almış kadınlar gelir.
Oysa bu trajedinin bir de kimsenin kolay kolay anlatamadığı, çok daha karanlık ve soğuk diğer yüzü vardır: Göç edemeyenler.
Gitmek isteyip de bir adım bile atamayanlar, kaçacak bir yol, tutunacak bir el bulamayanlar. Gitmek bir çileydi belki ama kalamamak, geride kalıp doğduğun toprakların bir gecede sana koca bir mezara dönüşmesini izlemek bambaşka bir cehennemdi.
İşte bu, o topraklarda sıkışıp kalan, acısını bile içine gömmeye mecbur bırakılanların ve o cehennemin ortasında can verenlerin hikâyesidir…
Ekim 1912… Balkanların üzerine kapkara bulutlar çökmüş, tarihin en kanlı sayfalarından biri açılmıştı. Kumanova sahası, kaynaklara göre sadece birkaç gün içinde beş binden fazla Osmanlı askerinin toprağa düştüğü devasa bir can pazarına dönmüştü.
Sırp ordusunun sayıca üstünlüğü ve yeri göğü inleten topçu ateşi karşısında savunma hatlarımız sarsılıyor, her karış vatan toprağı can pahasına tutulmaya çalışılıyordu.
İşte o mahşer yerinde ve ailemin hafızasında Kâmil vardı. Evinde henüz kokusuna doyamadığı bir yaşındaki küçücük yavrusunu ve ömrünün baharında, gencecik eşini bırakıp gelmişti cepheye. Düşman amansızca bastırdıkça Kâmil artık yerinde duramaz oldu. Arkadaşları onu siperde tutmak için yalvardı ama içindeki vatan sevgisi ve gayret hiçbir engele sığmadı.
Elindeki makineli tüfeğin mekanizmasını kurdu, siperinden bir dev gibi doğruldu ve üzerine sel gibi gelen düşmanın karşısına tek başına dikildi. Tetiğe asıldı, namlusundan çıkan mermilerle onlarca düşman askerini etkisiz hale getirdi ve tek başına cephenin kaderine meydan okudu.
Fakat o kurşun yağmuru onu da buldu. Vücuduna saplanan kurşunlarla sarsıldı, yere düştü. Silah arkadaşları bu koca yürekli yiğidi o ateş çemberinde bırakmadı, onu sırtlayıp binbir zahmetle Üsküp’e doğru yola çıkardılar. Kumanova’dan Üsküp’e kadar uzanan o çileli yolda, bedenindeki son damla kan akana kadar direndi Kâmil.
Üsküp’e vardıkları an son nefesini verdi ve şehit düştü. Savaşın ve ardından gelen büyük kaosun içinde binlerce diğer şehidimiz gibi nereye defnedildiği hiçbir zaman öğrenilemedi. O artık Balkanlar’ın bağrında yatan mezarsız, isimsiz ama unutulmaz gerçek bir kahramandı.
Kâmil vatanı için canını verirken, arkasında bıraktığı gencecik eşi ve bir yaşında kucağındaki yetim yavrusu için hiçbir tren kalkmadı, hiçbir yol açılmadı. Savaşın acımasızlığı onlara Anadolu’ya, Türkiye’ye sığınma şansı bile tanımadı.
Onlar, babalarının ve eşlerinin kanıyla sulanan o yabancılaşmış topraklarda bir ömür boyu kalmaya mahkûm edildiler.
Kâmil toprağın altına, ailesi ise o toprağın üstündeki sessiz mezara gömüldü; bu dinmeyen acıyı bir ömür boyu yüreklerinde taşıdılar.
Semi Haydar

Bir Cevap Yazın